Türkiye’de sol yıllardan beri bir türlü ne hücumda çoğalabiliyor; ne de savunmada.
Oysa solun hep savunduğu hep ayağa kalkmasını, şahlanmasını, hak arama noktasında büyümesini beklediği emekçiler, üretici köylüler, küçük sermayeli esnaf ortada yok.
Taksim’de, Kızılay’da, Tandoğan Meydanında ve yurdun diğer il ve ilçelerinde şirketlerin, holdinglerin ve daha doğrusu emperyalist güç odaklarının temsilcisi haline gelmiş olan AKAPE’ye karşı mücadele eden gruplara baktığımızda şunu görüyoruz:
Hemen hemen her eylemde alanlarda yer alan kesim ülkenin aydın ve yarı aydın kesiminden insanlar. Bay-bayan çalışan memurlar, çok az sayıda sanatçı ve çok az sayıda da işçi temsilcileri. Bu eylemlerin birkaçını izleyin, artık birçok insanı siz de tanırsınız.
Oysa bunların çok az bir kesimi sosyalist devrimin ana unsurlarıdır. Bu alanlardaki insanların çok azı savaşı göze alacak aç insanlardır. Diğer kesim iç çamaşırına ter bulaşmamış kesimlerdir. Yani kıytırık küçük burjuva unsurlardır.
Sol bir türlü bunca zulme, haksızlığa, hak gaspına karşın hücum alanında çoğalamayınca beklenen gol gelmiyor. Top bir türlü orta sahayı ileriye geçmiyor. Topla buluşanlar bir türlü pas atacağı, boş alana koşan arkadaşını göremiyor. Oysa ki,topu ileriye, ceza sahasına sokmak için ileride, gol bölgesinde çoğalmak, toplu hücuma katılmak gerekiyor.
Tabii bunu yapabilmek için o bölgeye gidecek kesimleri örgütlemek lazım. Bakınız, Sayın Erdoğan her Cuma namazını bir başka camide kılıyor. Oraya giderken beraberinde kadınlara ve özellikle çocuklara yönelik hediyeler, oyuncaklar götürüyor. Camiden çıkıyor, sıradan bir evde yer sofrasında yemek yiyor. Evin çalan telefonuna cevap veriyor. Bunu yaparken ben halktan birisiyim imajını veriyor…Evet, halkın yanında olması gerekenlere inat…
Bu olay mizansen de olabilir. Öyle bile olsa bunu yapıyor. Ve sol partilerin liderlerine ve o alanlara koşan taraftarlara bir örgütlenme dersi veriyor. Diyor ki; bakın beyler siz aslında benim yaptığımı yapsanız, şimdi o alanlarda yüz kişilik, beşyüz kişilik gruplarla değil, milyonlarla beni sarsardınız.
Sol hücumda çoğalamadığı gibi, savunmada da çoğalamıyor. Oysa günümüz futbolu hem hücumda, hem de savunmada çoğalmayı gerektiriyor. Türk solu savunmada daha bölük pörçük. Çünkü rakip takımın yani iktidarın bölme oyununa geliyor.
Bunu bu akşam Beşiktaş-Trabzonspor maçında çok iyi gözlemleme olanağı bulduk. Beşiktaşlı futbolcular futbolu “ismin” oynayacağını sanıyorlardı. Quarejma, Almeida gibi futbolcular her hareketlerinden sonra mahzun melül pozlar verirken Trabzon ısırırcasına bastı topa.
Beşiktaş’ta ceza alanına yaklaşan hücum oyuncuları pas atacak, boş alana koşan bir tek adam göremeyince onlar da Trabzonlu futbolculara yardım ettiler. Ayağına top geçen Beşiktaş kalesine doğru döndü.
Tam da bu arada ne gördük; Beşiktaş savunmasında bir veya iki futbolcu varken Trabzon dört beş futbolcuyla Beşiktaş kalesine saldırıyor.
Bir Beşiktaşlı olarak Trabzonspor’u ve Trabzon taraftarlarını kutluyorum. Bu maçı izlerken Beşiktaş’ı Türk soluna benzettim. Bu gün Beşiktaş ne hücumda çoğalabildi, ne de savunmada. Çünkü buna iki şey engeldi:
Birincisi Beşiktaş’ta hatlar ve futbolcular birbirlerinden kopuktu. İkinci ise rakip Beşiktaş’ın oyununu bozdu. Oyun kurdurmadı.
BEŞİKTAŞ ve Türk solu… Ne kadar da benziyordu…
04.03.2012
Mümtaz TEMİZ
mumtaz.tem@hotmail.com
