EY İMAMLAR, HARAM-HELAL SADECE YOKSULLAR İÇİN MİDİR?
Bir süre önce “Adaletsiz Dönemler” başlıklı bir yazımı siz değerli okurlarımla paylaşmıştım.
Bu yazımda sosyolojik anlamda tarih boyunca yaşanmış olan ana toplumsal düzenlere değinmiştim. Orada ilkel toplumsal düzen, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve sosyalist toplum diye toplumsal düzenleri bir kronolojik sıralama içerisinde kısaca irdelemiştim.
O yazımızda toplumları sadece adlarıyla ve kısa açıklama şeklinde bir köşe yazısı sınırlılığı içerisinde anlatmaya çalıştık. Toplumların sosyal ve ekonomik yapısı elbette ki, o kadar basit bir olgu değildir.
Özellikle Kapitalist toplum düzeni çok karmaşık ve milletten millete, toplumdan topluma çok farklı biçimlerde karşımıza çıkmaktadır.
Ülkenin yönetim biçiminin krallık (padişahlık-şahlık-hükümdarlık) ya da Meşrutiyet veya Cumhuriyet olması, ülke yönetiminin demokrasi olması kapitalist düzenin genel işleyişini değiştirmez.
Kapitalist düzende bir avuç burjuva (patron-işveren) ülkenin milli ekonomisinin çok önemli bir kısmını alırken, nüfusun büyük çoğunluğu milli gelirden çok az bir pay alabilmektedir.
Bu sistemde ülkenin yönetiminde olan kişiler ve partiler sürekli olarak sistemin o zenginler burjuvalar tarafından kontrol edilen zengin ve ışıltılı yüzünü göstererek ülkenin kalkındığını, büyüdüğünü, ekonominin geliştiğini söyleyerek büyük halk kitlelerini kandırırlar.
Kapitalist sistem adına liberal ekonomi diyerek, serbest piyasa ekonomisi diyerek çeşitli ad ve kılıflarla geniş halk kitlelerinin gözünü boyamaya çalışır. Adı ne olursa olsun, piyasada işçilerin, köylülerin, yoksulların, yani emekçilerin alınıp-satılan hiçbir şeyleri yoktur. Piyasada alınıp satılan, dolaşımı yapılan meta bir avuç burjuvazinin malıdır.
Yoksulların ve emekçilerin sadece bu malların üretilmesinde emekleri, alın terleri vardır. Bir de tüketici olarak sermaye çevresine hizmetleri…
Bu emekçi ve yoksul kesim, iletişim ve bilgi çağının da etkisiyle ezildiğinin, sömürüldüğünün farkına vararak kendi içinde güç birlikleri sendikalar ve dernekler oluşturup sisteme karşı durmaya çalıştıkça, ya da kendi partisini veya kendisine yakın bir partiyi kurup onun mücadelesini verdikçe, kapitalist burjuvazi de sert yüzünü göstermeye başlar.
Ülkenin yöneticileri eliyle kontrol altında tuttuğu polis-jandarma ve kendisi lehine oluşturulmuş adalet sistemiyle-hukukla (mahkemelerle), medya gücüyle işçi ve emekçilerin üzerine bir karabasan gibi çökmeye çalışır.
İşte bunun adı faşizmdir.
Bir başka ifadeyle faşizm, kapitalizmin azgın ve acımasız biçimidir. Kapitalist sistem bu faşist ve kaba yüzünü, bu şiddet içeren yüzünü bazen 12 Eylül Döneminde olduğu gibi açık biçimde, bazen de İran’da ve bazı Arap ülkelerinde olduğu gibi din ve siyaset ekseninde gösterir.
Ülkemizde de son sekiz-on yıldan beri liberal ekonomi, serbest piyasa ekonomisi gibi yüz-göz boyama yöntemleri ile, yani yıkama yağlama yöntemleri ile başlayıp, “DİNDAR GENÇLİK YETİŞTİRİYORUZ” teraneleriyle gençliği Siyasal İslam’a yönlendirme ve bu sistemi kendisine uygun yargı sistemi ile de destekleyerek İRAN MODELİ oluşturulmak istendiğini görmekteyiz.
Yani AKP, maalesef halkın sessiz kalmasından, seyirci kalmasından da yararlanarak (artık sinsice demiyeceğim) açıkça, ülkeyi dinsel faşizme götürüyor.
Emekçi kitlelerin her türlü özgürlüğü adım adım kısıtlanırken, emekçilerin, yoksul halkın alım gücü zayıflarken, kapitalist burjuvazi büyüyor. Yöneticiler buna kalkınma diyorlar. Oysa ki, kalkınan, gelişen bir avuç sermaye çevresidir.
AKP, sermayenin bu acı reçetesini maalesef dini bütün Türk Halkının dini inançlarını kullanarak yapıyor. Oysa ki, dindar insanlarımız şu güzel dinin haram ve helal olarak düzenlediği, vergi (zekat) olarak düzenlediği ilkeler açısından bile azıcık şu olup bitenlere bakabilse bütün bunlar olmayacak.
Burada gerçek din adamlarının, cami imamlarının da son derece kusuru vardır. Sırf siyaseten, siyasi sempati duyarak iktidarın yapmakta olduğu sosyal adaletsizliklere, hukuksuzluklara göz yummak, hatta taraf olmak, inandıkları, hepimizin inandığımız dindeki haram-helal, sevap ve günahla ne kadar örtüşüyor, bunun hesabını, muhasebesini kendi vicdanlarında yapmalıdırlar.
Bu durum din adamlarının görevi olmalıdır.
Bakınız öyle bir noktaya geldik ki; geçmişte askerden en fazla çekmiş insanlardan birisi olan Oğuzhan ASİLTÜR bugün askere haksızlık yapıldığını söylüyor.
Dini bütün söylemleri ile tanıdığımız Haydar BAŞ, Atatürk’e yapılan saldırılara karşı müthiş tepki veriyor.
Demek ki, artık din adamlarımız da bazı gerçekleri görmelidirler. Aksi halde bir hukuksuzluğa göz yummakla vebal altına girebileceklerini en güzel şekilde kendileri bilmektedirler.
ESEN KALIN.
04.02.2012
Mümtaz TEMİZ


