Biliyorum bu başlık sizlere biraz tarihi bir kavram gibi geldi. Ne yapayım, ben de bir gün hayata biraz gırgır olarak bakayım.
Nüfus cüzdanımız epeyce eskidi. Çocukluğuma ve gençlik yıllarıma ait birçok şeyi anımsamakta güçlük çektiğim olsa da, bazı olayları, yaşama dair uygulanan birçok şeyi de unutmam mümkün değil.
Örneğin: Çocukluk ve gençlik yıllarımda köylerimizde evlerin içerisinde içme suyu yoktu. İçme ve kullanma suyunu mahalle çeşmelerinden kocaman güğümlerle taşırdık. Evin avlusunda güğümleri dizmek için özel raf (güğümlük) vardı.
Ezan okunmadan annem-babam, dedemiz, ninemiz ve varsa eğer konuklara abdest almaları için leğen-güğüm ve bir de peşkir (havlu) götürmek çocukların işi idi. Evin küçükleri ve varsa gelinler bunda kusur etmezlerdi. E tabii büyükler de bu hizmetin karşılığında dualarını esirgemezlerdi.
Annem, ninem, halalarım evimize gelen konu komşuya, akrabalara “hoş geldin” derken onlara sarılırlardı. Anneme ve halalarıma “neden sarılıyorsunuz, el verip tokalaşsanıza” dediğimde, “oğlum hiç olur mu, öyle yedi yabancıyla merhabalaşır gibi el uzatılır mı” derlerdi.
Yani sarılarak “hoş geldiniz” demekle daha samimi olduklarını ifade etmiş oluyorlardı.
Aradan zaman geçti. Bir Fethullah Dini yaratıldı. Artık eve gelen akrabalara ve misafirlere evin hanımları ve kızları uzaktan “merhaba” diyorlar. Değil sarılarak o samimi duyguyu vermek, el bile vermiyorlar. Eliniz havada kalıyor.
Annelerimizin, ablalarımızın, gelinlerin başlarında rengarenk oyalı yazmalar olurdu. Mekik oyası, iğne oyası, cinpullu oyalar, boncuklu oyalar yazmaların dört bir yanını süslerdi. Kimi çenesinin altında sıkardı yazmasını, kimi arkaya götürür ensesinde saçlarının altında.
Aradan yıllar geçti bir Fethullah dini yaratıldı. Oyalı yazma kalktı. Oyalı yazma yerine ondan daha büyük, ipekli parlak adına türban denilen bir örtü icat edildi. Öyle sadece saçı örtmek için değil, bütün boynu, boğazı, omuzları, göğsü ve sırtın önemli bir kısmını yekpare kapatacak şekilde ve birkaç yerden de özel kancalarla, toplu iğnelerle tutturulacak şekilde bağlanması koşul haline geldi.
Bu iş için bir de yıllarca süren yürüyüşler, protestolar, mitingler yapıldı. Halen de bu mücadele sürüyor.
Annelerimiz, ablalarımız, gelinlerimiz kendilerinin ördükleri yelekleri, kazakları, ceketleri giyer toplum içerisine öyle çıkarlardı. Kadınlar birbirlerinin kazak, yelek örneklerini alırlardı.
Şimdi bir Fethullah dini yaratıldı. Kadınlar şimdi dışarıya çıkarken deli gömleği gibi yerlerde sürünen bir yeşil cüppe giyerek öyle çıkıyorlar.
Mahalleye önemli bir misafir geldiğinde tüm mahalle halkı o akşam misafir gelen evde toplanırdı. Kadın erkek bir arada oturur, aynı ortamı paylaşırlardı.
Fethullah dini kadın ve erkek meclislerini ayırdı. Haremlik-selamlık haline getirdi.
Şimdi ben düşünüyorum: Bir vakit namazını dahi kaçırmayan, orucunu hiç aksatmadan tutan, türban yerine başına oyalı yazma bağlayan bu insanlar Fethullah’a kadar Müslüman değil miydiler?
Bu insanlar Türklerin İslamiyeti kabul etmiş oldukları tarihten Fethullah’a kadar geçen süreçte yoksa İslam yerine başka dine mi inanıyorlardı?
Yoksa; İslamiyet bazı çevrelerin “tesettür giyim” adı altında ürettiği bazı uydurma giysileri pazarlama, bir İslami rant kaynağı yaratma aracı mı oldu?
Bizim çocukluğumuzda bize büyüklerimiz ve köyün imamları haram-helal konularında bilgi verirlerdi. İnsanları kandırıp paralarını topladıktan sonra televizyon kanalları kurmak, belediyeler kanalıyla yandaşlara ihale vermek, yandaş sermaye yaratmak günahtı, haramdı. Ne zamana kadar? Fethullah’a kadar.
Yani anlayacağınız, İslamiyet ikiye ayrılır: Fethullah’tan önce ve Fethullah’tan sonra.
Bugünün anlatımıyla söylersek; Fethullah öncesi İslamiyet “aut”, Fethullah sonrası “in” oldu.
Ve de en önemlisi, Fethullah’a kadar insanlar, birden bire zenginleşen işadamı, yönetici ve siyasetçiye “nereden buldun?” diye sorardı. Şimdi bazı Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, bakanlar, belediye başkanları ve bunların yakınları, dünürleri beş-on yıl içerisinde mültimilyarder oluyor. Bu Fethullah dinine mensup ahali “yahu kardeşim, bu adam bütün siyasi yaşamı boyunca maaşını öylece biriktirmiş olsa bile bu servetin çeyreğini elde edemezdi. Nereden buldu bu serveti” demiyor. Tam tersine “benim ağam döver de, söver de, yer de. Helal olsun ona” diyebiliyor.
Ne yapalım. Biz o eski İslam dönemindeki yaşantımıza devam edeceğiz. Umuyor ve diliyoruz ki, bu kandırılan insanlarımız da bir gün gerçeği görürler.
Esen kalın.
24.01.2012
Mümtaz TEMİZ
